“Ah güzel İstanbul” filmi, sene 1966…

“Ah güzel İstanbul” filmi, sene 1966…

Nis 03
“Ah güzel İstanbul” filmi, sene 1966…

“Al, Merve Deniz Kara’nın resmini kutuya sonra çıkarıp atalım suya, karanlıktan çıkıp fotoğraf haline gelsinler inşallah ötekilere benzemesinler hooop” ben de anlamadım böyle söyleyerek neyi kastettiğini fotoğraf çektiği esnada, İstanbul’un en kadîm yerine kurulmuş Haşmet İbriktâroğlu’nun fotoğraf makinesine poz verirken, bir hatıra toplama telaşıyla İstanbul’da. Haşmet İbriktâroğlu kim mi, sene 1966. Gündüz çorbacı gece meyhane olan Rıfkı’nın meyhanesinde konuşur bizimle çorbasını içerken. Dudaklarından düşürmediği günde iki paket sipahi sigarası, giyimi, şapkası, zarafetiyle İstanbul beyefendisi… Zamana savurduğu servetinin ardından Hamdullah amcadan kalma fotoğraf makinesiyle sokaklarda hür, bir seyyar fotoğrafçıdır. Elden çıkardığı yalısının bahçesinde küçük bir kulübe, “Külbe-i Ahzân”da yaşar; piyano, ayna, birkaç fotoğraf ve bir yatak… Ayrıntısı kendinden hüzünlü bir geçmiş zaman kulübesi…

Benden önce Ayşe’nin fotoğrafını çekmiş; artistik poz. Anlatacak oldu. Gepegenç güzel bir kızcağız Ayşe, dedi, gözleri parladı, daha da sormadım. Benden sonra da “İstanbul Hatırası” önünde bıyıklı bir beyefendinin fotoğrafını çekti, giderayak tekrar duyunca anladım çekerken dediği terennümün hikmetini; poz müddetini ayarlıyor elbet. Soramadığım Ayşe’yi anlattı Rıfkı’nın yerinde, rakısına yoldaş mahalle bakkalı Halil’e, aktör Şefik’e ve çocukluk arkadaşı İbrahim’e. Ayşe, İzmir’den artist olmak için gelir İstanbul’a, güzel, kabiliyetli ama talihsiz… Önce, adı “medeniyet” olan randevu evine talihsiz bir şekilde yolu düşer, Haşmet’in kara komedi dokunuşuyla kazasız sıyrılsa da, kalacak yeri olmadığından gelir ‘külbe-i ahzân’a.
Âh güzel İstanbul, güzeldir de sağı solu belli olmaz işte böyle.
Bir filmin konusu olacağını bildiğinden ve en artistik pozuyla göründüğünden mütevellit mekânımız İstanbul, sokak sokak geçmişin izi… Doyumsuz seyriyle başrolde, zira bu bir film!
Ayşe Şasa ve Safa Önal’ın senaryosunu Atıf Yılmaz çekti. Sadri Alışık ve Ayla Algan ise İstanbul ile başrolde. Dönemin yozlaşmaya başlayan değerlerini, kolaycılığın hüküm sürdüğü yaşama çabasını, kadın algısını, işçi kadınların çektiği sıkıntıları eleştiren bir kara komedi. İki kadın imgesi mühim; biri Ayşe, diğeri iş bulma kurumu için çektirdiği vesikalık ile bir daha filmde görünmeyen X.

Biri vesikalık biri artistik iki fotoğraf pozu… Ayşe “özne” olma telaşında, bütün bedenini gösteren artistik pozlarla adı manidar bir şekilde “medeniyet” olan randevu evinin konusu iken X, iş bulma kurumu için çektirdiği sadece yüzü gözükse kâfi vesikalık poz ile üretimin konusudur. Kime üzüleceğine karar veremeyen Haşmet ve arkadaşları ise, vicdanlarını biraz da vesikalık pozdan yana kullanarak seyircinin konusu yapar “özne/kadın” ı. Asıl beklenilen vesikalık poz ile artistik pozun, daha sonra çokça konuşulacak olan, tüm kadınları birbirini tanımaya ve tanışıklık ile yoldaş olmaya çağıran “kız kardeşlik” ile kız kardeş olmasıdır. Bu mevzuu ve kavramın eksiklikleri ise “kadın”ın konusu olacaktır ama henüz değil.
Vesikalık poz ile artistik poz tanışmazlar ve Haşmet, yozlaşmayan/kalıcı olan/akli olan her şeyi temsil edip Ayşe’nin akli olana yansıyan yüzü olmuştur. Doğası dişiliği ile vücut bulmak, Ayşe’nin deyimiyle pas yüzlü fabrikada işçiler arasında kaybolmamak isteyen Ayşe’nin her pişmanlığında ona yardımcı olan boğucu buyurucu sestir Haşmet. Bunlara karşın film, o dönemi ve kadın kimliğini düşünmeye davet ettiği için mühimdir. Ayşe karakterinin artist olmak için hevesle çabaladığını “özne” olma halinden bihaber olduğunu da düşünebiliriz ama artistik pozunun ardından gidelim, Ayşe’nin değil.
Bu anlamda filmdeki aynalar dikkat edilesi… Ayna, “özne”nin yansıması bir nevi. Beden üzerinden oluşturmaya çalıştığı kimliğin aksi. Haşmet İbriktâroğlu’nun aynaya dönüp kendiyle konuştuğu sahne de gönüllü olmadığı bir evliliğe razı olup “özne” olma halinden vazgeçtiği an değil midir zaten. Bunları düşünürüz elbet ama şimdi rakı masası kuruldu.

Marazı, kıskançlığı da olacaktır Haşmet’in masada çünkü Ayşe, rakıdan aldığı bir yudumla yüzünü ekşitse de Haşmet’in arkadaşlarının yanına kırk yıllık müdavimi gibi kurulur masaya. Sesi, şarkı söyleme hevesi de masada… Şarkı söyleme hevesinin açtığı belalar da bahsi diğer ama dönüp geldiğinde, Haşmet’in dudaklarının değdiği sigaradan bir nefes çekip hiç ayrılmamacasına kalır yanında. Bir kulübe, iki âşık, biraz daha fazlası gerek diye yaşama çabasına düşünce Haşmet, yapar planını. Bir “yıldız”olurken Ayşe, Haşmet Rıfkı’nın meyhanesinde… Makam da onun için ‘Sultân-î Yegâh’tan döner ‘Hicâz’a.

“Nâlesiz var harem-i yâre ki ey dil nâle
Men-i âsâyiş-i gülbister-i hâb eylemez”

Şehnaz Longa bestesinin intikamıdır geri kalan, ondan dinleyin.

Meyhaneden ayrılma vakti… Bir Chaplin filmi izleyeceğim.

Şarlo demişken, modern zamanlar eleştirisi olan Chaplin’in son sessiz filmi “Modern Zamanlar” filmini “Ah Güzel İstanbul” ile hatırlamamak mümkün mü, hele ki “Âh Güzel İstanbul”da vapurun ardından el sallarken Chaplin’in sözleriyle:

“Gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>